Lizbon…Avrupa’nın iki köprülü sınırı…

Lisbon hakkında fazla bilgim yoktu bu seyahat planı önüme gelmeden önce. Bu şehir ile alakalı bildiklerim, İstanbul’dan Avrupa’ya uçakla yapılabilecek en uzun seyahat destinasyonu olması, İstanbul’a çok benzediğinin söylenmesi ve ekonomik kriz yaşayan bir ülke olduğunu bilmemle sınırlıydı.

Bu seyahat benim iş ile alakalı bir eğitimi, Nihan’ın da katılmasıyla bir geziye çevirmemizle beraber çok güzel bir hale geldi. Gündüzleri ben eğitim ile alakalı sunumlara katılırken, Nihan şehri gezdi, yeni yerler keşfetti. Akşamları ve boş günümüzde buralara gittik. Ben eğitimden iki gün önce şehre gelmiştim ve önceden çalışıp gitmeyi planladığım yerlere ulaşımları çalışmıştım. Bu yüzden zaman kaybetmeden ve çok verimli gezdiğimiz bir seyahat oldu.

Şehre 16 Ekim 2013 tarihinde geldim ve toplamda 1 haftamızı Lizbon’da geçirdik. Önceden planladığımız gibi, şehir pazarlarını gezdik, Portekiz’in geleneksel bir ağıt müziği olan Fado  dinlemeye gittik, Amalia Rodrigues plakları aldık, Avrupa’nın en büyük akvaryumlarından birini gezdik, tramwaya binip, büyükçe bir Galata’yı andıran şehir merkezinde gezdik. Tabiki bol bol fotoğraf çektik.

Lisbon, sarı tramvayları, arnavut kaldırımı sokakları, ufak dükkanları, şehri ikiye bölen Tagus Nehri’nin yanındaki konumu ve iki adet “Boğaz” köprüsüyle gerçekten İstanbul’u andıran bir şehir.

Lisbon, özellikle coğrafi keşifler zamanında Avrupa’nın en önemli kentlerinden biri olmuş. Şehirde gezerken bu birikimi ve hissiyatı yaşıyorsunuz. Şehrin bir de hüzünlü bir tarafı var. Çünkü yüzyıllar önce coğrafi keşifler için bilinmeyen bir yola çıkan ve dönüşleri çok şüpheli olan denizciler için yakılmış Fado ağıtlarını, şehrin insanlarında ve yaşlılarında duyabiliyorsunuz. Şehir, iki ana tepe üzerine kurulmuş ve sarı tramwaylar ile insanlar yokuşları tırmanıyorlar, dar ara sokaklardan birden karşınıza harika bir nehir manzarası çıkıveriyor.

Özellikle şehri biraz bize yakın hissettiren açılardan birisi de şehirde bazı arap etkilerini hissediliyor olmamız olabilir. Şehir 711 yılında Endülüs Araplarının eline geçiyor ve 1147 yılına kadar şehirdeki resmi dil Arapça olarak devam ediyor, surlar yapılıyor ve 1147 yılında milli kahraman kral Alfonso şehri Araplardan geri alıyor.

Şehrin altın çağını yaşadığı 16. yüzyılda Vasco da Gama’nın Hindistan’a yola çıkması ve Portekizli denizcilerin Güney Amerika’ya özellikle Brezilya’ya ulaşıp yeni ticaret rotaları geliştirmesi şehri çok zenginleştirmiş. Şehirde gezerken bu çeşitliliği çok kültürlülüğü rahatlıkla hissedebiliyorsunuz. Meydanlar ve sokaklar tabi ki tertemiz ve huzurlu.

SONY DSC

Bir haftalık geziye biz öncelikle şehrin içinde sokaklarda gezerek başladık. Burada en hoşumuza giden sokak aralarında karşımıza çıkan tarihi, küçük Ginjinha barları oldu. Bu bir tür vişne likörü, ufak bardaklarda shot olarak herkes geçerken bir tane alıyor. Çok keyifli bir ritüel. Sonra meşhur 28 numaralı tramvaya binip tepelerden birine çıkıyorsunuz. Buradan manzara çok güzel tabiki.

Tramvaylar şehri Galata’ya benzer bir hale sokmuş tabi İstanbul’dan gelenler için. Turistik bir atraksiyon ama tramvaylarla şehrin tepelerine çıkmak ve bu nostaljiyi yaşamak insana iyi hissettiriyor ve tabi yine güzel görüntüler yakalanabiliyor.

Bu kadar farklı kültürlerin bir araya gelmesi tabi çok zengin bir mimarı sunmuş bu kente. Şehirdeki Arap etkisinin mimariye yansıması daha çok kullanılan çiniler ile olmuş. Şehir merkezindeki evlerdeki çini kaplamalar gerçekten çok güzel görüntüler oluşturuyor. 1755 yılında 8,5-9 büyüklüğünde çok ciddi bir deprem geçirmiş bu şehir. Depremden sonra yapılan binalarda da bu estetiğe önem vermişler. Şehrin büyük bölümü yıkılmış ve o tarihten sonra yeniden inşa edilmiş.

SONY DSC

Şehrinden içinden dar sokaklardan tepelere doğru tırmanan tramvay yolları, tarihi arnavut kaldırımlı sokaklarla birleşip bir de gün batımındaki harika ışık sokaklara yansımaya başlayınca neredeyse fotoğraf çekmeden yürüyemez hale geliyor insan…

     Şehirde geçirilen birkaç günden sonra Lisbon Oceanarium‘ya gittik. Şehir merkezinden taksiyle gidilebilir. Yarım saatlik bir mesafedeydi. Gerçekten büyük bir akvaryum ve güzel bir gün geçirmek için görülmesi gereken bir yer.

Genel olarak çok keyifle gezilebilecek, güzel müzik dinleyip güzel yemek yiyebileceğiniz bir gezi olur Lizbon gezisi. Deniz mahsülleri açışından zengin bir mutfağa sahip bir şehir Lizbon. Önerebileceklerim arasında, şehir merkezinde tramvay ile bir gezi ayarlamak, şehrin liman bölgesi tarafındaki lokantalarda Fado dinlemek, bol bol fotoğraf çekmek ve güzel deniz mahsüllerinden tatmak olabilir. Bu arada meşhur Portekiz tatlısı, yumurtalı kremalı bir çörek olan Pastel de Nata dikkat edin bağımlılık yapabilir.

Bol gezmeler..

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s